29 Ekim 2017 Pazar

One minute!


Eğer çakıltaşlarını değiştireceksek “öğretmen nitelikleri ve okul-üniversite işbirliği” diye ders açmalıyız. Eğer kayaları yerinden oynatacaksak, mevcut yapıyı değiştirmeden denetimleri arttırıp ödül ve cezayı işlevsel kılmalıyız. Eğer dağları oynatmak istiyorsak, eğitim fakültelerini okullara taşımalı, atama sınavları ve diploma yerine özgeçmiş değerlendirmeyi tarafsız yapacak mekanizmalara odaklanmalıyız. Kısa süreli formasyon eğitimleri, ücretli öğretmenlikler hep yama çözümlerdir ve biz akademisyenler artık neşteri elimize almaktan kaçmamalıyız.
Yaklaşık üç yıl gönüllü akademik danışmanlık yaptığım okulun akademik başarısında ciddi değişimler oldu. Soru çözme stratejisi üzerine çalışan akademisyen arkadaşımı okuluma davet ettim, öğrencilerimi sorumlu olduğum dersler kapsamında projelerle okuluma yönlendirdim ve müdürümüzle, öğretmenlerimizle sürekli görüştük. Okuması zayıf çocukların “koro çalışması” adı altında sevdikleri şarkılar eşliğinde okumalarını geliştirdik. Bilim şenlikleri, drama uygulamaları hep gönüllü çalışmalarla devam ettirildi. Sonuç olarak eğitimci akademisyenlerin okullarla daha çok etkileşmesi gerektiğini fark ettim.


Eğitimi “etkileşim” olarak tanımlıyor ve öğretmen yerine “tasarım lideri” ifadesini tercih eden bir akademisyen olarak daha az sayıda ve merkezi yerlerde öğretmen yetiştirilmesi gerektiğini, mevcut öğretmen potansiyelinin “ikinci öğretmen” modelini (ışık üstüne ışık) de kullanılarak tüketilmesi ve acilen fakültelerin öğretmenlerin “yeniden eğitimi”ne odaklanması gerektiğini düşünüyorum. Okullar, akademisyenlerin derslerinin de yürütüldüğü mekanlar olmalıdır. Okullar, halkın gece-gündüz eğitim almasına da olanak vermelidir. Akademisyenlerin okullarda anket gönderip veri toplamasını değil, her sabah okuldaki kapısını açmasını doğru buluyorum. Emekli öğretmenlerin de davetle belirli derslere ücret karşılığı davet edilebilmenin yolu açılmalıdır. Mikro-öğretim ile akademisyenler öğretmenlerle “ders imecesi” bağlamında çalışmalar yapmalıdır. Öğretmen niteliğini arttırmak için yüksek lisans yapma zorunluğu getirilmesi ilk akla gelen önerilerdendir ama nitelik ön plana çıkmadıkça herkes anlamsız metinler yazmaya odaklanacaktır. Bu nedenle öğretmenlerin niteliklerini arttıracak yapılar oluşturmalıyız. Örneğin öğretmenler için bir dergi akademik kontrolde yayınlar yapsa, bu yayınlar öğretim programına paralel ve eylem araştırmalarını içeren biçimde olsa ve öğretmenler terfi için bu yayınları, ödülleri özgeçmişlerine yansıtarak başvursa daha doğru olur. Biz Kafkas Üniversitesi’nde ilk defa hastanelerde öğretmen eğitimine yönelik ders açtık. Benzer biçimde ülkemizin ihtiyaçları doğrultusunda köy çocukları ve sanayideki çocuklar için de eğitim tasarımları yapılmalı ve o şartlar için özel öğretmen ekolleri (köy enstitüleri modeli gibi) geliştirilmelidir. Atademix ve Bilge-İş gibi yerli MOOCs çalışmaları desteklenmeli ve yaygınlaştırılmalıdır. MEB’in çeşitli ölçütler açısından belirlediği okullara oluşturulan özel akademik ekipler teşhis ve onarım amaçlı görevlendirilmelidir. Bu görevlendirmeler seminer haftalarında yapılmalıdır. Öğretmenlerin talepleri doğrultusunda seminer dönemleri akademisyenlerle ortak yürütülmelidir. Öğretme ve öğrenme aynı olayın (öğreşme) farklı algılamasıdır. Nitelikli okullar, nitelikli öğretmenler kadar nitelikli öğrencilere de bağlı. Dolayısıyla öğrencileri çeşitli dijital ve gezi programlarıyla bağımsızlaştırma çalışmalarına öğretmenlerden bağımsız yollar oluşturulmalıdır (Öğrenci dijital öğretmenini seçebilmelidir). DörtKare isimli projemizde öğrencilerin akran eğitimine önem verdik( http://projedortkare.blogspot.com.tr ). Bu projelerin bazılarını örnek vermek istiyorum. “Neşeli sınıflar” okulda çok küçük paralar karşılığında üç öğretmen adayının 1-2 ders boyunca kazanıma odaklı neşeli etkinlikler tasarlamasına ve sunmasına odaklıdır. Hem öğretmen nefes alır, hem öğretmen adayları mesleklerinden para kazanıp harçlık yapar. Kaçak ders ile ders dışında öğrenciler birbirine gitar, kaligrafi, işaret dili, vb. konularında öğreşirken, öğretmenliğe yönelik kitap ve filmler sürekli paylaşılıyordu. Ödüllü spor turnuvaları, zeka oyunları, tiyatro oyunları, şiir dinletileri, öğrenci sempozyumları, materyal yarışmaları, materyallerin köy okullarına götürülmesi ve Öğrenci-öğretmen mektup hattı; köy okulu öğrencileri ile öğretmen adaylarının kontrollü mektuplaşması projesi.
Eğitim etkileşimdir ve etkileşimi güçlendirmek için özgürleştirmek gerekir. Etkileşimi özgürleştirmekten, etkileşimi yer ve zaman limitlerinden kurtarmak anlaşılır. Öğrencilerin yaşına göre sınıflamak ilkeldir; beceri ve hedeflerine göre mahalle ve il sınırı olmadan akademisyenlerin de içinde yer alacağı bir sistem kurulmalıdır. Etkileşim ne kadar kolay ve çeşitli olursa eğitim o kadar güçlü olur. Okullar üniversite ile aynılaşırsa maksimum etkileşme gerçekleşir.

24 Kasım 2016 Perşembe

Yeni kütüphanem

Belki bahsetmişimdir. Çocukluğumdan beri biriktirdiğim tüm kitaplarımı bağışladım. Geriye bomboş bir kitaplık kalmıştı. Onu da laboratuvara dönüştürdüğüm odamda materyalleri sergilemek için kullanıyordum.
Kitap sayfalarını özleyip basılı kitap alma ihtiyacı hissedince ne olacak? Bu soruya gerek yok demiştim ama gerek varmış. Ben de soluğu üniversite ve il halk kütüphanelerine üye olmakta buldum. Üyelik için fotoğraf gerekti ve ben bilgisayarın başına oturup bu fotoğrafı çekindim.
İŞTE BİR KİTAP VERİRSİN, BİN KİTABIN OLUR!

1 Eylül 2016 Perşembe

Hayal tamircisi



Kurduğunuz hayaller ne zaman tamir gerektirir? Neden hayal kırıkları oluşur?
Gözlerinizi kapatıp bir hayal kurun. Gökyüzünde çocuklar olsun. Bunlar ellerindeki boya kutularına fırçaları batırıp birbirlerine fırçaları sallasınlar. Böylece etraf renkli boya damlalarıyla dolsun. Bu damlalardan birisi de sizin burnunuza değsin. Hemen ardından gözlerinizi açın. Burnunuza değen yağmur damlasıdır ve ortalıkta ne renkli damlalar ne de yaramaz çocuklar vardır.
Sizin beyninizde oluşturduğunuz hayal yıkılmış, kırılmış, bitmiştir. Hayalinizin bozulmasının sebebi gerçekle karşılaşmasıdır. Elmayı kesip havayla karşılaştırınca kararması gibi hayal gerecekle karşılaşınca kırılır, bozulur, çürür.
Sizi heyecanlandıran fikirleriniz dudağınızdan çıkar çıkmaz dış dünyanızdaki gerçeklikle etkileşir ve artık bozunmuş, tamire muhtaç bir hayaldir.
Hayal tamircisi, hayal dünyasını ve gerçek dünyayı birlikte ele alır ve etkileşimin yumuşak olmasını sağlar. Hayal üzerinde yapacağı bazı değişiklikler ile gerçek dünya ile hayal dünyası arasındaki kopukluğu, temassızlığı, çelişkileri giderir.
Sizin hayatınızda konuşmaktan en çok zevk aldığınız kişi sizin hayal tamircinizdir. Onun sayesinde, onun sizi anlarmışçasına baş sallamaları sayesinde zihninizdeki her şeyin gerçek dünyada olduğunu düşünmeye başlarsınız. ‘Beni bir tek sen anlıyorsunuz’ dediğiniz kişi sizin hayal tamircinizdir.
Hayal tamircisi, sizin gerçek dünyayı anlamanıza en çok yardımcı olan kişidir. Sizin karıncalardan oluşan bir ordunuz olduğu dönemlerde ‘oğlum neden tüm ordunu buraya topluyorsun, bir kısmı dışarda olursa düşman saldırısında hepsi ölmez’ diyen anneniz sizin ilk hayal tamircinizdir.
Mimar Sinan bir grup çocuğun minaresine bakıp konuştuğunu görmüş ve yanlarına gidip sormuş. Çocukların ‘minarenin eğri olduğu’ konusundaki sözlerini duyunca bir halatı minareye bağlatıp ters yönde çekmelerini istemiş. Bu yaklaşımıyla Büyük mimar hayal tamirine güzel bir örnek vermiştir.
Hayal gerçekle buluşunca değişime uğrar. Bu değişimin hayal kurma gücünü zedelemeden ve gerçeği koruyarak gerçekleşmesini sağlayan kişiye ‘hayal tamircisi’ diyoruz.
Bazen hayaller gerçeklerle öyle buluşur ki hayal kurmaya ya da gerçeklerle yüzleşmeye insanın gücü kalmaz. Ya hayale ya da gerçeklik algısına saplanıp kalırız. Bazıları hayallerimizi yok eder bazıları yaşamımızı ama hayal kurmak yeni gerçekleri keşfetmemize yol açabilir. Bu durum, kişinin kendi hayal tamircisi olması durumudur.
Einstein’ın bir hayali vardır; elinde ayna olan ve ışık hızında giden bir adam aynada kendini görebilir mi? Bu soru, hayal, kurgu daha sonra ışığın hızının mutlak bir hız olduğu, gözlemciye bağlı olmadığı gerçeğine dönüşmüştür. Beyninde oluşturduğu dünya ile gerçeğe ulaşması süresince hayalinde oluşan bozulmaları hep kendisi tamir etmiştir.
Sonuç olarak kişi; kendi hayallerinin tamircisi olmayı öğrenmeli ve başkalarının hayallerini yıkmak yerine küçük tamirler, onarmalar önerebilmelidir. Hayal, beynin bir ürünüdür ve kırılan/onarılmayan her hayal onu üreten beynin özgüven eksilmesine yol açar. Dolayısıyla hayal tamircileri azalan bir toplumun ‘hayal hurdalığı’ oluşur.   (Hayal hurdalığının neresi olduğunu bir sonraki yazımızda anlatacağız)

Okullar neden yetersiz?


Bu yazı 'Okullara giden çocuklar neden kurs alıyor, özel ders alıyor?' sorusundan öte 'mezun olan bir çocuk hayata hazır mıdır?' sorusunu cevaplamayı ve nedenleri sorgulamayı deneyecektir.
Sabah saatlerinden akşam vakitlerine kadar zamanını okulda geçiren çocuklarımız haklarını nasıl savunacaklarını, nasıl dilekçe yazabileceklerini, nasıl makarna yapılacağını öğreniyorlar mı? İçerik olarak hayatın içinde ihtiyaç duyacakları bilgileri öğrenmeleri planlanmış mı? İçeriğin planlanmasından öte uygulama yapma düşünülmüş mü? Tabi ki hayır. Belki bir dilekçe yazmak kitaplar arasında bir örnek olarak var ama biz hocalar Üniversiteye gelmiş öğrencilerimizi gözlemlerken bu sorunun cevabını rahatlıkla görebiliyoruz.
Hayatın içinde olmayan konuları öğretiyoruz. Ayrıca hayatın içindeki konuları uygulama yapmadan anlatıp geçiyoruz. Bu anlamda okullar yaşamı öğretmeye yönelik içerik ve uygulamalar açısından yetersizdir.
Okullar ayrıca yaşa göre sınıf oluşturduğu için yetersizdir. Aynı yaşta olan tüm çocukları aynı eğitimi alabileceğini düşünmek gelişim psikolojisi açısından uygun gibi görünse de sınıfları oluştururken bir alt kategoriye daha ihtiyaç vardır; 'merak'. Aynı ilgi ve meraka sahip çocuklar birlikte eğitilmelidir. Sınıflama anlamında da mevcut okullar yetersizdir.
Öğretmenlerimiz öğretmeye odaklanmıştır. Bu anlamda yetersizdir. Yapılması gereken öğrenmeye liderlik etmeleri ve çocuklara 'öğrenmeyi öğretmeleri' ve bu öğrenme işini sürdürülebilir hale getirmeleridir. Öğretmenlerimiz ne yazık ki müfredatı yetiştirmek zorunda olan ve sınıfı susturmakla görevli maaşlı bekçilere dönüştürülmektedir. Halbuki müzelere geziler düzenleyen, panel ve konferans düzenleyen, çocuklarla araştırmalar yürüten bir lider olmalıdırlar. Okullar öğretmenlere imkan vermek anlamında yetersizdir.
Okullar öğrencilere zengin öğrenme ortamı vermek anlamında yetersizdir. Sınıflarda internet, kütüphane, televizyon, koltuk, sehpa, vb. normal yaşam ortamlarına benzer eşya ve imkanlar bulunmamaktadır. Öğrenciler ayakta, uzanarak veya koşarak derse katılamamaktadırlar. Öğrenme ortamları açısından da okullar yetersizdir.
Okullar ayrıca ders saatlerinin sınırlılığı açısından da yetersizdir. Öğrenciler hayatı öğrendikleri okula, kendilerine öğrenme liderliği yapan öğretmenleri eşliğinde ve kendi evleri gibi rahat hareket edebildikleri ortamlarda istedikleri kadar uzun/kısa çalışabilmelidir. Esnek zamanlama imkanı verme konusunda okullarımız yetersizdir.
Eğer öğretmenler liderlik yapacak donanımda, içerik hayatı kolaylaştıracak biçimde, öğrenme grupları ilgi ve merak odaklı, sınıflar da normal yaşam ortamları olursa okullar yeterli olacaktır.

11 Ağustos 2016 Perşembe

Yırtık Kağıtlar


Güzel kokuyorlardı, renk renk parlıyorlardı ama yırtıldılar işte!
Her küçük parçası yine yazılabilen, kokan renkli şeylerdi...
Durmadı körolası yırtmaya devam etti.
Her bir parçası yazılamaz, renksiz ve kokusuz oluncaya kadar,
Yırttı, yırttı ve beni çıldırttı.
* * *
Yeni biri geldi,
Yapıştırmak ve birleştirmek istedi ama acelesi vardı anlaşılan.
Sürdüğü tutkal kokuyordu yapışmış kağıt parçaları...
Ne renkleri anlaşılıyordu ne de üzerine yazı yazılabiliyordu.
İyilik mi yaptın sen şimdi?
* * *
Başa dönmekten kortma yüreğim!
Ne yırtan ol, ne yapıştıran...
Güzel kokulu, renkli kağıtlar üret, göreyim!

1 Nisan 2016 Cuma

Yrd. Doç. Dr. Gündoğdu’dan, Marmara ve Bursa için korkutan sözler (Hürriyet)

Bir süredir birşeyler farklı gidiyor demiştim. Bunu bir bilim insanı olarak değil, sıradan bir insan olarak yapmıştım.
Aşağıdaki linkte bir bilim insanı da benzer bir uyarı yapmayı gerekli görmüş durumda.
Beni mutlu eden şüphelerimin yersiz olmadığına görmek oldu ama olacak olan şeyi düşündükçe bu mutluluğu anmak dahi terbiyesizlik olabilir.
Allah'ım beni yanılt lütfen!
http://www.hurriyet.com.tr/marmara-ve-bursa-icin-korkutan-sozler-son-dakika-haberleri-40079491?utm_source=t.co&utm_medium=post&utm_term=post&utm_content=marmara-ve-bursa-icin-korkutan-sozler-son-dakika-haberleri&utm_campaign=marmara-ve-bursa-icin-korkutan-sozler-son-dakika-haberleri_sondakikahaberleri_dishaberler

29 Mart 2016 Salı

Gemiyi önce fareler terk eder!

Bir ülke ülkemizdeki askerlerine ve ailelerine ülkemizi terk etmelerini söylemiş. Bu sıcak gelişme bazılarınca farklı anlaşılabilir ama şehirlere baktığınızda aşağıdaki haritaya da benziyor. Ben deprem üreten/tetikleyen silahlara inanıyorum.


Muhalif bir kanal dakika dakika gezi/seyahat programını anlatıyor. Buraya gidecek çok yetkilimizin artık hedefte olduğunu yazan yazarlar var. Midem bulanıyor. En fazla 1 hafta içinde sanırım demek istediklerim daha kolay anlaşılacak.

22 Mart 2016 Salı

Mölky


Her gün mutlaka 10 dk anlık veri gösterimi yapan sitelere bir bakış atarım. Bu anlamsız işi yaklaşık iki yıldır yapıyorum.
Bu sitelerden biri de anlık deprem verilerini gösteren aşağıdaki sitedir:
http://www.koeri.boun.edu.tr/sismo/2/tr/

Son iki gözlemim bana hareketliliğin arttığını hissettirdi ki yazıyorum. Ben bilim insanıyım ama bu konuda bilimsel çalışmıyorum çünkü verileri grafiğe dökmeden yorumlamak doğru değildir ama benim beynimde İstanbul için oluşan şüphe kendiliğinden ve ilk defa oluştu.
Endişelerimi belirtip kimseyi telaşlandırmak istemiyorum ama bence bu hafta deprem açısından kritik.


Mölky 20. yüzyılın sonlarında Finlandiya da yaygınlaşmış modern bir oyundur. Mölky isimli çubuk atılarak hedef devrilmeye çalışılır.
Doğal olayların değiştirilme teknolojisi olduğunu ve bunların hep bir oyun olduğunu düşündürecek o kadar çok fikir var ki kafamda. Birkaçının yanlışlanması bile beni endişelendirmiyor.

15 Mart 2016 Salı

Kuş

Bir kuş kondu omzuma,
Yorgun ve korkak
Öylece durdu...
Sustum ve seyrettim.
İçtiği suya kan karışmış,
Kokladığı havanın
Barut koktuğunu,
Yorgun ve korkak ruh halini hissettim.
Bir ara "git hadi!" dedim,
Günahkar omzumu tercih etti.
Kaçtığın omuzlardan,
konduğun omuzlara...
Ağırlığından büyük hediyesin sen!
Savaş vurmak, kırmaktır ama
Barışı tanımlayamadık be kuş.

10 Şubat 2016 Çarşamba

Eğitim Politikası Yapanlar, Kumar Oynar Mı?


Hemen belirtmeliyim ki itici bir anlamı olan ‘kumar’ kelimesini ilk anlamıyla kullanmayı düşünmüyorum. Ian Stewart’ın (2009) kaos teorisini ve arkasındaki matematiği ele aldığı “Tanrı Kumar Oynar Mı?” kitabına vurgu yapan ve Fizik tarihinde Einstein’ın olasılıklar üzerine kurulu kuantum mekaniği için söylediği “Tanrı zar atmaz” kabulünü andıran bir anlamda ele almayı düşünüyorum. Yazının kapsamının dünyadaki tüm eğitim politikalarını belirleyenler olduğunu söyleyerek de yanlış anlaşılmaların önünü kesip rahatlıkla yazabilirim.
Güneş her gün doğudan doğuyor ve batıdan batıyor. Bu gözlem bizde yarın da aynı olayların olacağı düşüncesini oluşturuyor. Dünya dönmeye devam ettikçe ve Güneş var oldukça bu gözlem devam edecektir. Gerçekte durum bu kadar net midir? Soruyu şöyle sorayım; içinde kara deliklerin olduğu ve içinde 300.000 kadar yıldız bulunan yaklaşık 300.000 galaksi barındıran evrende güvende miyiz? Sanırım şimdi durum ilk anlattığım kadar net değil. Ne değişti peki? Bizim bilgimiz arttı ve algımız, kavrayışımız detaylandı.
Atom çekirdeğinin etrafında güzel güzel dolanan elektron hakkında bilgimiz arttıkça çizgi üzerinde gitmeyen bir elektron algısı oluşmaya başladı. Zamanla anladık ki elektron bir çizgi üzerinde değil, bir katman içinde dolaşmaktadır. Günümüzde bu küçük parçacığın bir katman/bulut içinde belirli bölgelerde bulunma ihtimalinden bahseder olduk. Ne demek bu? Siz %50 okulda %50 evde olabilir misiniz? Bu öneri/algı tıkır tıkır işleyen ve 100 yıl sonrasının kestirilebileceği evren algısına terstir. İnsan beyni anlamlı yapılar peşinde olduğu için anlamlandıramadığı, günlük yaşamında karşılığı olmayan durumları inkâr eğilimdedir.
Matematikçi Laplace (1749-1827) başta olmak üzere Newton gibi birçok tanınmış bilim insanı determinist bir görüşü benimsedi. Onlara göre geçmişi bilirsek, şimdiyi tanımlarsak geleceği bilebiliriz. Fizik sorularını bilirsiniz; birçok sınırlama, ihmal edilen değişkenler ve özel şartlar tanımlanır çünkü gerçekte durum farklıdır. Siz göldeki balıkları saysanız ve 10 yıl boyunca elde ettiğiniz verilerden grafik hazırlasanız büyük ihtimalle 12. Ve 14. Yıllarda ne kadar balık olacağını tahmin edersiniz. Resme daha büyük pencereden bakın, 50 yıl sonra aynı verilerle aynı güvenilirlikte yorum yapabilecek misiniz? O gölün kurumayacağı ya da bölgenin bir proje dâhilinde daha büyük bir göle dönüşmeyeceği konusunda emin misiniz? Bir büyük göktaşı ile yörüngeler karışır, bir kuş sürüsü ile göldeki balık nüfusu tükenir. Durum bu kadar kestirilemezdir gerçekte. Kâğıt üzerindeki ideal geometri ve doğrusal hesaplardan, gerçek dünyayı fraktal çerçeveden görmeye başlama sürecine doğru bilimde yeni bir dizin kayması oluşturmuştur. Bu sürecin mimarı kaos teorisidir.
Bilim dünyası olasılıklar üzerine düşünmeyi öğrenmiş iken eğitim dünyası halen determinist bir mantıkla hareket etmektedir.  Newton kolay hesaplanan iki kütleli kütle çekim denklemine üçüncü bir kütleyi dâhil edince problem çözülemez olmuştu. Keşke evren hep determinist/kestirilebilir kalsaydı! Keşke okullarda bir öğrenci ve bir öğretmen olsaydı; üçüncü, dördüncü kişiler sistemi kestirilemez kılmasaydı! Peki, binlerce gök cismi ya da binlerce öğrenciden oluşan sistemlerin kestirilebilir olmasını iddia etmek nasıl bir farkındalıktır?
Halâ yıllarca kullanılabilecek yapılar yapma gayretinde olan eğitimciler, bu eğitimcileri destekleyen eğitim politikaları yapıcılar (policymakers) var. Halâ eğitim sisteminde gelecek 50 yılımızın planını yapalım diyebilen determinist eğitimciler var. Bu eğitimciler “bizim zarla işimiz olmaz” diyorlar ama bir deprem oluyor, bir göç dalgası geliyor ve ülkede aynı anda yürütülmesi planlanan tüm faaliyetler aksamaya başlıyor. Statik, uzun vadeli devasa tasarımlar “var olan gerçeklikten”  uzak bir yaklaşımdır. Bu eğitimciler, eğitimle gerçekten kumar oynuyor.
Uzun süreli tasarımlar yerine uygar dünya ne geliştirdi? Yani gelişmiş ülkeler büyük kararlı yapılar oluşturmuyor mu? Benim gözlemlerime göre oralarda yapılan “sürdürülebilirlik” kavramını destekleme biçiminde karşımıza çıkıyor. Doğaya zarar vermeden yapılan az da olsa güzel etkinlik ve faaliyetleri zaman eksenine nasıl yayarız sorusunun cevabı, uzun süreli durağan yapı oluşturmaktan daha değerlidir. Dinamik, dönütlerle gelişen yapılar daha uzun süre kalabilmiştir.
Eğitim dünyasının bana göre sorunu vücuduna uygun olmayan kıyafetler giymiş kişinin durumuna benziyor. Mankenlerin üzerinde güzel duran kıyafetler bize o kadar uygun değil. Her yeni kıyafet giyilemeyen kıyafet sayısını arttırıyor ve aslında sürekli giydiğimiz kıyafetler; söküğünü diktiğimiz, temizliğine özen gösterdiğimiz kısacası bizimle birlikte var olmasına çaba gösterdiğimiz (sürdürülebilirlik) kıyafetler oluyor. Eğitim sistemi, formal biçiminde ne yapılırsa yapılsın, informal yapılarını doğanın işleyişine paralel olarak kaotik ve kuantumlu (paketçikli/süreksiz) yapılar kurmalıdır. Süreksiz olmakla sürdürülebilir olmayı karıştırmayalım ve kuantumlu olma durumunu başka bir yazıya bırakalım.
Bu ihtiyacı fark eden ‘Okulsuz Toplum’ kitabının yazarı Ivan Illich, öğrenmenin doğasının okul denen kurumla sınırlandığını, öğrenme işinin okullar aracılığıyla ritüelleştirildiğini söylemiştir. Şu an itibariyle okullara karşı söylem geliştirmek anlaşılmamızın ve fikirlerimizin hayata geçmesini engeller ama en azından “bireyin özgür düşünebilme ve öğrenme hakkı okullar aracılığıyla sınırlandırılıyor” diyebiliriz. Okulların mevcut birikimi aktarma hedefi, olası başka bakış açılarını ve çözümleri görmemizi engelliyor. O halde daha çok okul açmak yerine eğitimciler ev okulları, Montessori ve Waldorf okulları gibi alternatif okul denemeleri yapmışlardır (Aydın, 2012).
Yeni bilim paradigmasına göre okullar;
1.       Yaşayan gerçek sorunların üzerine odaklanmalı, merkezi müfredata değil.
2.       Katılımcıları odaklanılan sorunlara göre sürekli değişebilmelidir, yıllarca aynı okulda okunmaz.
3.       Öğrenme biçimi teorik olmanın ötesinde uygulama içermeli ve sorunu çözmeyi hedeflemelidir.
4.       Okulda ele alınan sorun ve çözüm zaman ve mekan bağımsız (online sınıflar) ile devam ettirilmelidir.
5.       Ölçmenim amacı öğrenme ve gelişim olmalıdır, sınıflama ve etiketleme değil.
İnsanlığın çok uzun bir zamanı yok. Doğal kaynaklar tükenmek üzere ve cahillik nedeniyle birbirimiz bitirmek üzereyiz. Bu durumda 1900 lü yıllara bile ulaşamayan bilim hikâyeleri ile bilim öğretmek yerine öğrenme isteğini arttıracak yerel ve gerçek sorunlarla bilim üretirken öğretmeliyiz. Her bir öğrenmişlik kestirilemez bir eğitim ortamı oluşturacak ve bu kaotik öğrenme ortamı yıllardır çözüm bekleyen insanlık problemlerine daha kolay adapte olmuş ve daha yaratıcı çözüm üreten bir kuşak(lar) ortaya koyacaktır.
Beş gün sonrasının hava durumunu kestiremeyen ve kestirilemezliğini açıklayan mevcut bilim bizim sınırlı beceriye sahip beynimizin ürünüdür. Bireyin sahip olduğu tekil beyine alternatif olarak sosyal medya üzerinden etkileşen ve süper beyni oluşturan topluluklar bahsettiğimiz öğrenme ortamını “bağımlısı olurcasına” kullanmaya başladı bile. Yemek yapmayı sevenler sürekli tarif alıp verirken akademik konulara ilgi duyanlar güncel çalışmaları hep süper beynin aktivize olduğu bölgelerinden öğreniyor. Bahsedilen kaotik eğitim anlayışı, boş verilmiş, üzerine kumar oynanan bir anlayış kesinlikle değildir. Eğer öğrenme işi kurumsallaşacaksa çağımızın süper beyni üzerine “büyük veri bilimi” çalışmalarını görmeliyiz. Her bir tıklama dijital bir atık oluşturuyor ve insan beyni, çevresi artık daha derin bilgilerle tekrar araştırılıyor. Bu ortamda öğretmenlik, akademisyenlik sabit, durağan yani emekli olunan bir kavram olmaktan dinamik, akışkan yani dönüşebilen, gelişebilen bir role evrilmektedir.
Yazımı bir hayalimle bitirmek istiyorum. Büyük AVM lerde dolaşırken 100 yıl sonra harabeye dönmüş olarak hayal edip, o ışıltılı dükkânlar nasıl turşu kurulacağının tartışıldığı öğreşme odalarına (sınıf) dönüşecek diye düşünürüm. Öğrenme ortamlarımız öğrenme biçimine ve doğanın işleyişine uygun değil. Öğrenme ve öğretme (öğreşme) işi bir rol ya da hayatın bir döneminde yapılıp bitecek bir iş değil. Bu değiller ne olduğunu belki açıklamıyor ama bir fikir veriyor. Unutmayalım, hapishaneler dört duvar değildir, ona yüklediğimiz anlamdır. Tüm insanlık hapishanede yaşamaya başlasa ve sizi dışarı çıkarsalar, içeri almasalar, Dünya da tek başınıza kalsanız, sizin hapishaneniz duvarın dışı oluverir. 
Kaynakça
Aydın, İ., (2012). Alternatif Okullar. Ankara: Pegem Akademi.
Illich, I., (2014). Okulsuz Toplum. İstanbul: Şule Yayıncılık.
Stewart, I., (2009). Does god play dice: The new mathematics of chaos. MA: Blackwell Publishing.


22 Ocak 2016 Cuma

Rüzgâr Terbiyecisi


İlk büyük yangındı gördüğüm. Barınağımız cayır cayır yanıyordu. Söndürmeye gücümüz yetmiyordu. Hele rüzgâr alevi büyütünce söndürmeye olan inancımızda kalmıyordu. Tüm umudumuzu, hayallerimizi rüzgârın körüklediği alev alıp götürüyordu. Biz bu yok oluşu seyrediyor ve bizi savunmasız bırakan rüzgâra kin biriktiriyorduk.

Ertesi gün ilk işim rüzgârı terbiye etmeye başlamak oldu. Nasıl yapacağımı bilemiyordum ama bir yerden başlamalıydım. Nefret yüklü olduğum bir varlığa ilk tepkim onu terbiye etmek düşüncesi oldu. Bağırdım ilk olarak;
-Kahrolası rüzgâr! Dinle beni!
Duymadığını hissettiğimde sesimin tonu yükseliyordu. Bildiğim tüm hakaretleri edip ne yapması gerektiğini söylüyordum. Arkamdan esince arkama dönüyor ve bağırmaya devam ediyordum. Beni dinlemeli, istediğim gibi bir rüzgâr olmalıydı.
Nasihat ve hakaret kısmı bitmişti. Şimdi sıra uygulamaya gelmişti. Hafif bir esinti hissettim mi hemen durması yönünde talimatlar veriyordum. Bazen beni dinliyor bazen de esmeye devam ediyordu. Beni dinlemediğinde tekrar sesimi yükseltip şöyle sesleniyordum:
-Duymuyor musun? Ne anlamaz şeysin sen!
Artık gücüm tükenmiş ve sesim kısılmıştı. Elimi kolumu emir vermek için sallamaktan yorulmuştum ve beni dinlemeyen bir rüzgâr terbiyecisi olarak moral bozukluğu ve yenilgi ile doluydum. Başımı önüme eğip çimleri seyretmeye başladım. Bağdaş kurmuş ve derin derin nefesler alıyordum. Nefesimin de rüzgâr oluşturduğunu fark edip başımı hafifçe kaldırdım. Gelişi güzel hareket eden kuru yaprağı seyre koyuldum. Bana ne de güzel bir gösteri hazırlamıştı. Bir sağa bir sola dönerek uçuyordu kuru yaprak. Ne güzel de eğleniyordu. Bana, “keşke şu kuru yaprak gibi olsaydım” dedirtircesine güzelce uçuşuna devam ediyordu.
Bir kuru yaprak olarak kalktım ayağa. Saçlarımın arasından rüzgâr eserek, okşayarak geçiyordu, hissediyordum. Kendimi kuru bir yaprak olarak rüzgârın eline bıraktım. Kapattım gözümü dönmeye, rüzgârın itelediği yöne koşmaya başladım. Gözümü açtım uçurtmaları gördüm. Kapayıp koşmaya devam ettim. Açtığımda uçakları gördüm. Kapatıp koşmaya devam ettim. Açtığımda kanadını özgürce açmış tavus kuşunu, kuş sürülerini gördüm.  Artık terbiye etmeye çalıştığım rüzgâr gitmiş birlikte eğlenmeye çalıştığım uçurtmamı uçuran, uçakları hareket ettiren rüzgâr vardı benim için. Bu gözümü son açışımdı.


Şimdi öğretmenim… Onlarca rüzgârım var benim. Onlar bana, ben de onlara yön veriyorum, onların gücüyle uçuyorum. Onlara şekil vermiyorum; onlarla öğreniyor, onlarla neşeleniyorum. Bazen evimi yakarcasına üzüyorlar, bazen sesimi kısarcasına sinirlendiriyorlar ama ben rüzgâr terbiyecisiyim; söndürmeden yönlendirmesini bilirim.